İşte Öyle Birşey Ve 2 BABA !!!

Öncelikle şunu belirtmek isterim. Bu okuyacağınız hikaye yakın zamanda yaşanmamıştır. Kendi adıma bir süre keyifsiz bir dönemden geçtiğim için yazılarımı biraz aksatmış oldum. Dolayısıyla detayları hatırlayabildiğim kadarıyla yazacağım. Eğer yanlış aktardığım bir durum varsa, affola. Küçükyalı’da bir erkek kuaförü. Adı Samir Bay Bakım Salonu… Saçımı kestirmek istediğim ve nereye gitsem diye düşündüğüm bir zamanda şans eseri karşıma çıkan bir dükkan. Ara sıra kızımla “SİHİRLİ İKSİR” diye adlandırdığımız balık çorbasını içmek ve lezzetli bir balık yemek için gittiğimiz Küçükyalı Balıkçısı’nın karşı sokağında.

Daha içeri girdiğim an şaşırdım. Tavana asılı bir kum torbası… Kol kası yapmak için dambıllar… Televizyon falan… Buraya kadar herşey normal. Çünkü erkeklere hizmet veren berber ve kuaför dükkanları, genelde erkeklerin kalesi olarak gördüğü yerlerdir. Genelde playstation, motorsiklet ve araba dergileri, İddaa ve at yarışları tahminleri içeren spor gazeteleri, erkek takıları, gözle görülecek köşelerde traş kolonyaları, briyantin, jöle, saç spreyi gibi saç bakım ürünleri bulunur. İçerideki herşey erkekle ilgili olmak zorundadır. Orası erkeğin rahat ettiği yerdir. Erkeğin gittiği berber / kuaför dükkanı, sahip olduğu kısıtlı sınırları içinde kalan ve özgür olduğu nadir bölgelerden biridir. Bu yüzden duvarda bulunan ve bir çocuğun yaptığı belli olan resimler; bu dükkanı, erkek olgusunun egemen olduğu bir berber dükkanından çıkartıyor, mevcut haliyle fazlasıyla özgün ve ilginç kılıyor. En azından benim için öyle oldu.

Hizmet alırken, sohbet ettiğim süre içinde –ki bu yaklaşık 1-1,5 saat bir zamandan ibarettir- inanılmaz 2 hikayeyi dinleme şansım oldu. Biri yüreğimi söktü yerinden. Sesim kesildi, yutkunamadım bile. Öylesine dramatik. Diğer hikaye ise; dramatik değil ama paylaşmaya değecek ve üzerine kafa yoracak kadar ilginç. Farklı bir bakış açısı sunduğu için çok dikkatimi çekti. Çalışanlar, iki genç delikanlı. Biri daha esmer tenli. Adı Ali… Öbür arkadaşın adı da Üzeyir’miş. Üzeyir aynı zamanda işyerinin sahibiymiş. Yukarıdaki yazıya ait fotoğraftaki resimleri sorguladığımda öğrendim. Çocuğunun yaptığı resimlermiş bunlar. Üzeyir’in müşterisi var. Ali’den rica ettim saçımı kesmesini. İlk önce Ali’nin hikayesi. Uzun boylu, buğday tenli, kısa saçlı, yağız bir delikanlı Ali. Gencecik yaşına rağmen bir insanın birkaç ömürde yaşayabileceği tecrübeleri yaşamış. Hem olumlu, hem de olumsuz anlamda… Ali yanlış hatırlamıyorsam Kayserili. Kalabalık ve birbirine düşkün bir aile. Yakın akrabası –yanlış hatırlamıyorsam hala kızı- ile evlenmiş. Biri 8 yaşında bir erkek; ikisi 8 aylık (yazının paylaşıldığı tarihe göre yaklaşık 6 -7 ay önce falan) olan ikiz çocukların babası. Belli ki çalışkan bir çocuk. Sakin bir yapısı da var. Berber dükkanı çocukluktan beri arkadaşı olan Üzeyir’inmiş. Ali ara sıra yardım etmeye geliyormuş. Sürekli bir işi yokmuş. Barlarda fedailik yapmış. Üzeyir’in dükkanında ihtiyaç oldukça gelmiş. Başka işleri kovalamış dönem dönem. Ben de soruyorum bir yandan:

– Peki niye sürekli bir işte değilsin? Neticede çocuklar küçük. Sigorta lazım olacaktır sana. Dünyanın binbir türlü hali var. Sağlık, eğitim, gıda…

– Abi sürekli bir işte çalışmam zor benim. Böyle devam ettiriyorum yaşantımı. Çocuklarla ilgili bir şey oldu mu en azından anında müdahale edebiliyorum. Ellerim hep üzerlerinde.

– Ali bu çok güzel de niye çocuklarla sürekli ilgilenmen gerekiyor? Eşin yardımcı olmuyor mu?

Ali’yle sohbet ediyorum ama bazı sorularımda cevap verip vermeme konusunda tereddüt ettiğini farkediyorum. En son sorduğum yukarıdaki soruda sesi iyice kısık bir şekilde bir cevap veriyor. İşte o an, o cevapla benim için dünya durdu sanki. Ne yapacağımı, nereye bakacağımı şaşırdım.

– Abi benim eşim 4 ay önce ikizlerimiz 4 aylıkken vefat etti. Doktora gittiğimiz gün şeker komasına girdi ve kurtulamadı. İkizler, bebek oldukları için farketmediler haliyle ama 8 yaşındaki büyük oğluma anlatmakta çok zorlandım durumu. Sürekli bana; “Annem nerede? Niye gelmiyor?” diye soruyor. Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Ben çalışırken çocuklara annem, ablam, babam falan bakıyorlar. Öyle işte.

Ali’nin eşi 27 yaşında vefat etmiş. Gencecik, hayat dolu bir kadınken. Şekerle ilgili doktora gittiği gün şeker komasına girerek. İkizleri henüz 4 aylıkken. Eşine tutkuyla aşıkken… Dili tutuluyor insanın. Ne söyleyeceğini bilemiyor. Öyle sesim çatallaşmış ve iyice kısılmış şekilde “Başın sağolsun Ali.” diyebildiğimi hatırlıyorum. Ama teselli eder mi? Takip etmeye çalışacağım Ali’yi. 2-3 ay sonra saçımı kestirme bahanesiyle tekrar gittim ziyarete. Üzeyir, Ali’nin ayrıldığını söyledi. Telefonla arattım. Memlekete gidiyorlarmış. Çocuklardan yaşı büyük ve abi olan, gittiklerinde annesini de göreceklerini sanıyormuş. O yüzden çok heyecanlıymış. Yürek dayanmaz kuzumun durumuna. Ali de tedirgin hissediyormuş zaten. İçi içini yiyormuş ne söyleyeceğine, çocuğunu nasıl teselli edeceğine dair. Öyle bir baba Ali. İçinde yangınlar olan… Fırtınalar kopan… Dokunsan, ağlayacak belki. Ama dışarıdan baktığında; sorumluluklarının farkında, hayatın sillesini erken yediği için sessiz ama mağrur bir baba. Benim üzülmeme bile izin vermeyip, başka sohbet konuları açan… Çok güçlü… Helal olsun Ali. Hayat, bizi yine biraraya getirecek Ali’yle eminim.

Diğer hikayede ise; sohbetin bir yerinde, dükkanın bir duvarını baştan sona kaplamış resimleri soruyorum Üzeyir’e. Anlatıyor aklındakileri. Oğlu var Üzeyir’in. Adı Ensar’dı galiba. Babası ne olmak istediğini sorunca, “Ressam!” diye cevaplamış Ensar. Üzeyir’e göre çocuğa;

“Büyüdüğünde ne olacaksın?”

diye sormak çok yanlış. Neden? Çocuk ne zaman büyüyeceğini bilmeyebilir? Henüz büyümediğini düşündüğü için de bir şey olamamanın, faydalı bir şey yapamamanın kaygısıyla uzun yıllarca kendine güvenini oluşturamayabilir. Hatta bu durum toplum içinde eksik hissetmesine, geri planda kalmasına sebep bile olabilir.

– Bana “Ressam!” dediği zaman şöyle bir düşündüm. Çocuk zaten resimler yapıyor. Aklıma geldi. Dükkanın duvarları boş. Oğlumun Ressam olması için büyümesini beklemesine gerek yok ki. Aldım resimlerini buraya astım. “Ensar istediğin mesleği yapabilmek için büyümeni beklemene gerek yok. Resimlerinden sergi yaptım. Al bak artık ressam oldun. Artık istersen bu alanda kendini geliştirebilir veya başka bir alanda şansını denemek isteyebilirsin.” Bunu paylaştığımızda çok mutlu oldu. Daha kendine güvenli olarak sarıldı resim yapmaya. Zaman geçtikçe tercihini değiştirir mi? Bilmiyorum ama en azından bu ortaya koyduğum durumun onu olumlu etkilediğini düşünüyorum.

Aslında bu, bana göre harika ve vizyon gerektiren bir düşünce. Bunu kendi başına, sadece çocuğuna olan ilgisi ile ve çocuğunun gelişimini önemseyerek akıl edebilen Üzeyir’i de tebrik ediyorum. Belki her meslek grubu için değil ama özellikle kendi işi ve işyeri olan ebeveynlerin daha rahat uygulayabileceği ve çocuklarına işyerlerinde ufak bir bölümü tahsis ederek / veya farklı şekilde uygulamalar geliştirerek çocukların ilgilendikleri meslek dallarında performanslarını gözlemleyebilecekleri faydalı bir aktivite olabilir. Üstelik çocukların gelişimine ve kendine güvenlerinin oluşmasına etkisi olumlu yönde olacaksa; “Yeme de yanında yat!” durumu. Kendi adıma buna bayıldım. Sadece tek kaygım var. O da bunu bir pedagogla konuşarak, Üzeyir’in bu düşüncelerinde haklı olduğunu teyit etmek ve uygulanabilir bir method olduğuna dair emin olmak gerektiğine inanıyorum.

Sevgiyle Kalın ve Hep Gülümseyin…

Published in Genel
0 Yorum

Bir Cevap Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

İletişim Formu

Aşağıdaki form alanına adınızı, email adresinizi ve mesajınızı yazarak bize ulaşabilirsiniz.

Gönderiliyor

©2018 Babalar.net

veya

Kullanıcı Bilgileriniz İle Oturum Açın

veya    

Bilgilerinizi Unuttunuzmu?

veya

Create Account